OSMANLI TOPLUMUNDA

TEKKE VE ZAVİYELERİN ROLÜ

 

 

CEMAL GÖKGÖZ










 

 

 








 

İÇİNDEKİLER

 

1.Giriş……………………………………………………………………....…2               

2.Osmanlı Toplumunda Tekke ve Zaviyelerin Rolu…………………………..3

3.Selçuklu Döneminde Tekke ve Zaviyeler……………………………….......7

4.Osmanlı Döneminde Tekke ve Zaviyeler…………………………………...7

5.Tekkelerin Osmanlı Toplumuna Etkisi……………………………………...8

    5. 1.Tekkelerin İlim, Kültür Hayatına Etkisi…………………………….....8

     5.2.Tekkelerin İktisadi Hayata Etkisi……………………………………...10

     5.3.Tekkelerin Askeri Hayata Etkisi……………………………………....12

      5.4.Tekkelerin İctimâî Hayata Etkileri…………………………………....15 

    5. 5-Tekke Padişah/Saray İlişkisi…………………………………….........17

                         Tekke ve Spor………………………………………………………..21

              Tekke ve Türk Mutfağı……………………………………………....21

              Tekke ve Güzel Sanatlar: Mimari, Tezhip,  Hat, Mûsikî……………21

               a)Mimari…………………………………………………………….22

               b)Tezhip…………………………………………………………….22

              c)Hat Sanatı…………………………………………………………23

               d)Mûsikî ……………………………………………………………24

               e)Diğer Sanatlar……………………………………………………..25

6.Tekkelerin Kapatılması……………………………………………………...25

7-Sonuç………………………………………………………………………..26

 

 

 

               

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                            ABSTRACT

 

                                          It is studied in this paper on the effects

                                          and functions of sufi orders and

                                          its institutions (tekke and zaviye)

                                          to cultural, economic, military, social life

                                          and liberal arts in the period of Mohammed Prophet,

                                          Seljukies and especially Otoman society,

                                          besides the effects of this cultural and

                                          religious institutions which still keep on social

                                          and artistic fields in modern Turkey.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

           Giriş

 

Toplumların hayatında vazgeçilmez olan din, aynı zamanda medeniyet kurmakta da etkili rol oynar. Dinin  bazen toplumun geneline hitap ettiği zamanlar olduğu gibi, bazen de, bireysel anlamda dinden güç kuvvet alanlar olur. Medeniyetler oluşumunda bireysel anlamda dinden esinlenmek fazla bir şey ifade etmez. Tarihi süreç içinde dinin tümden etkilediği, kabul gördüğü dönenlerde din söz sahibi olmuştur.

İslâm Dini, tarihi süreç içinde bulunduğu coğrafyanın tümüne etkili olmuştur. Halk tümden İslâm Dininin öğretilerini kabul etmiştir. Bundan dolayı İslâm Dini halkın bütün hayatına girmiş, yön vermiş, etkilemiştir. Canlı organizma olan insanı etkileyen İslâm Dini, toplumların kurduğu müesseseleri de etkilemiş, canlılık getirmiştir. İslâm Medeniyetinin oluşmasında toplum dinamiklerinin bütünü, kaynağını dinden almış, hayatın bütün safhalarında etkisini görüyoruz. Medeniyetimizde de önemli bir yere sahip olan müesseselerden tekke ve zaviyeler de bu kurumlardandır.

Tekke ve zaviyeler ileride de görüleceği üzere medeniyetin oluşmasında katkılar la beraber daha önemlisi Selçuklu ve Osmanlı gibi ki önemli devletin kuruluşunda harç vazifesi görmüştür.

Her dinin mistik yönü olduğu gibi İslâm Dini’nin de, mistik, batınî yönü vardır. Bu yüzü önce Hz. Peygaberle, Ehl-i Suffe ile başlar ve önceleri zühd diye ifade edilerek H.II yüzyıla kadar devam etmiştir. İslâm fetihleriyle beraber bireysel yaşantıdan, tekkelerin kurulması ile toplumsal etkiye dönüşerek, tasavvuf adını alarak tarikatlar şeklinde tekkelerde bu düşünce, bu terbiye yaşandı ve halka takdim edildi.

Selçuklularla müesseseleşmeye başlayan tarikatlar Osmanlılarda tüm İslâm coğrafyasına tekeler ve zaviyeler vasıtasıyla yayılmıştır. Osmanlı Devleti’nde tekke faliyetleri toplumsal alanda önemli mesafeler kat etmiş, ictimai hayatta, iktisadi hayatta, askeri hayatta, ilmi ve kültür hayatında, siyasi hayatta, güzel sanatlardan spora, Türk mutfağına kadar hayatın bütün alanlarına girmiş, yön vermiş, İslâm Türk kültürünün oluşmasını sağlamıştır.

           

 

 

 

 

OSMANLI TOPLUMUNDA TEKKE VE ZAVİYELERİN ROLÜ

 

İslâm Dini yapısı itibariyle bireyselliğe önem vermekle beraber, dinin genel öğretisi,  cemiyetle olmayı zorunlu kılar, din toplumla beraber yaşandığında anlam kazanır. Topluma yönelik öğretilerinin sonucu cemaatleşmeyi, bu cemaatleşme de müesseseleşmeyi zorunlu kılar. Bu müesseselerin bir kısmı Hz. Peygamber zamanında oluşmuş, bir kısmı halifeler zamanında oluşmuş, diğer müesseselerde Müslüman nüfusu arttıkça, çeşitli coğrafyalara dağıldıkça ihtiyaç duyulup açılmış, insanlığın hizmetine sunulmuştur.

İslam Medeniyetinin I ve II. (VII-VIII) asırları İslam İlimlerin yayıldığı ve müesseseleşmesinin yoğun yaşandığı asırlardır.[1]

Bu yüzyıllarda, tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi İslâm ilimleri metodolojik şekilde oluşturulmaya başlanmış, başlangıçta mescidlerde okutulan bu ilimler, gelişen toplum ve farklı ilim dalları insanları kendi müesseselerini açmaya yöneltmiştir. İlimler, zamanla kendine has yerler açılarak okutulmaya başlanmış ve ilk önceleri mescidlerde okutulan ilimler yerlerini medreselere bırakmaya başlamıştır. Bu zahiri ilimlerin yanında Tasavvuf ilmi dediğimiz dinin batınî yönü ile, mistik yönü ile ilgilenenler de sahip oldukları ilimleri meclislerde, mescidlerde okutuyorlardı, öğretiyorlardı. Zamanla bu ilimlere rağbetin artması, nüfusun artması sonucu  bu ilimlerin de ortaya çıkardığı müesseseler kurulmaya başlanmıştır. Bu müesseseler İslâm Medeniyetinde tekke, zaviye, dergâh, olarak karşımıza çıkıyor.

İslâm Dini’ni, sahabe, tabiun, etbau’t tabiun zümreleri saf ve duru olarak yaşamışlar. Bu dönemlerden sonra İslâm Dini’nin sınırları geniş coğrafyalara ulaşmış,sürekli devam eden fetihler sonucu ganimetlerin gelmesiyle halk rahata ve zenginliğe kavuşmaya başlamış, beraberinde de Asrı Saadet döneminde görülmeyen lüks yaşamı da getirmiştir, toplumda dünya hayatına dalma başlamış,[2] halk çeşitli konularda ihtilafa düşmeye, farklı görüşler ortaya çıkmaya ve bu görüşler arasında çekişmeler başlanması ve bid’at görüşler[3] yayılmaya başlanması neticesinde  İslâm Toplumunda fitne ve fesad baş göstermeye başladı. Emeviler döneminin zulümleri de [4] eklenince bu devirler çok kargaşalı geçmeye, dinin kabul etmeyeceği uygulamaların yaşanmaya başlandığını görüyoruz.

            Bu dönemde kendini fitneden ve fesattan koruyan, dinin hükümlerini büyük bir dikkat ve titizlikle uygulamaya çalışan insanlar da, üzerine düşen görevi yapıyorlar, insanları dinin aslını yaşamaya, dinin yaşanması noktasında eski heyecanı, ruhi, manevi yapıyı yeniden ihyaya çalışıyor,[5] bununla beraber fitne ve fesattan korunmak için inzivaya çekilerek dünyanın çekiciliğine aldanmayan zühdi bir yaşam sürüyorlardı.[6] Böylece zühd hayatı yaşayan bir grup oluşmaya başladı. Önemli ilk zahidler arasında  Veysel Karani, Hasan Basrî, Said. b. Cübeyr, Muhammed Vasi, Malik b. Dinar’ı, Rabiatü’l Adevi’yi sayabiliriz.[7] Bu zühd hayatı ferdi bir yaşam sürerek hicri ikinci asra kadar devam etti. [8]

Hicri II. asırlarda zühd tabiri yerini sufi ve tasavvuf tabirine bıraktı. İlk sufi lakabıyla tanınan zat ise Kûfe’li Ebu Hâşim (ö.150/767)[9]dir. Tasavvuf tabiri zühdün ifade ettiği İslâm’ın manevi yönü ile aynı anlama gelir. İlk defa tasavvuf tabirini yapan bu yolun ilk sûfilerinden Maruf Kerhi (ö.201/816), “hakikatleri almak, insanların elinden ümid kesip Allah’a bağlanmaktır”diye ifade etmiş,[10]Cüneyd-i Bağdâdi (ö.297/909), “sulhü olmayan bir cenk”, Zünnun-i Mısri (ö.245/859), “Allah’ı her şeye tercih etmektir” diye tarif etmişlerdir.[11] ve insanın batını ile imani akaidinin zirveye ulaştırmakla ilgilenir, şirk, kıskançlık, hased gibi insanın kötü ahlâklarından temizleyip güzel insan olmayı sağlar. Aslında Kur’an-ı Kerim birçok yerde dinin batını yönüne göndermeler yapıyor, iç alemimizin mamur olmasını tavsiye edereki,

“Onu (nefsini) arındıran kurtuluşa ermiş…” nefsini arındıran ve temizleyen felaha ermiş diye tefsir eder İsmail Hakkı Bursevî[12] ve yine batıni temizlikten bahsederken şöyle der Kur’an:

“O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur)” [13] bu ayetlere paralel olarak Hz. Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “…Haberiniz olsun ki, insan vücudunda bir et parçası vardır. O, iyi ve sağlam olursa vücut da sağlam olur. Eğer o, kötü olursa vücudun tamamı kötü ve fasid olur.Bilesiniz ki o et parçası kalptir.”[14] diyerek iç temizliğe kalp temizliğe önem veriliyor.

İşte İslam’ın ruhi, manevi, mistik yönüne bunun gibi ayetler ve hadisler ışığında ağırlık veren sûfiler de, manevi tecrübeyi ilim olarak okutmaya önce mescidler de okutmaya başlamış, sonra zorunlu olarak bu ilim dalı da kendi müessesesini ortaya çıkarma durumunda kalmıştır. Bu müesseseler İslâm Medeniyetinde daha önce belirttiğimiz gibi tekke, zaviye, dergâh, ribât olarak oluşmaya başlamıştır.

            İslâm Medeniyetini oluşturan, teşkilatlanmayı İslâm coğrafyasının en ücra bölgelerine kadar götürmeyi başaran, dinin yayılmasında önemli bir kurum olan tekkenin ilk olarak çıkışını kaynaklar Şam’ın Reml Bölgesinde, Hristiyan Emirin[15] ava çıktığı sırada iki kişinin muhabbetle karşılaştıklarını, tokalaştıklarını, yemeklerini paylaştıklarını, hoş sohbet edip dağıldıklarını görünce ve Emirin bunların birini yayına çağırıp konuşması sonucunda bu kişilerin tarikat ehli olduğunu öğrendiğinde, onların bu muhabbetlerinden dolayı etkilenip, onlar için tekke inşa ettirdiği yazar.[16] Bu ilk tekkenin ilk sûfi Ebu Haşim adına yapıldığı dolayısı ile ilk tekke H.II./M.VIII. asırda Şam’da yapıldığından bahsedilir.[17] Birbirlerini tanımayan farklı milletten, farklı ırktan olan insanların inançlarının gereği olarak kucaklaşmaları, yardımlaşmaları, birbirlerini karşılıksız olarak sevmeleri tekke müessesesinin arka planındaki ruhu yansıtır.[18]

            Kaynaklar ilk tekkenin bu şekilde H.II./M.VIII. asırda kurulduğunu ve ilk sûfinin Ebu Haşim olduğunu yazmış olmak beraber ilk sûfileri sayıları otuz ile üç yüz arası değişen Ashab-ı Suffe’yi ve ilk tekkeyi Ashab-ı Sufe’nin kaldığı, yattığı, ilim tahsil ettiği, değişik bölgelere muallim gerektiğinde bunların içinden gönderildiği, misafirlerin, yolcuların Medine’ye geldiklerinde konakladıkları, yabancı Müslümanların ilim tahsil etmek için uzak diyarlardan gelip kaldığı Hz.Peygamberimizin mescidinin bitişiğindeki mekânı diyebiliriz. Bu mekânda zühdi yaşantının yanında, ilmi faaliyetleride sürdüren sûfilerin öncüleri olarak Ebu Hureyre, Bilal-i Habeşi, Selman-ı Farisi, Ebu Zerr, Sa’d bin Ebi Vakkas, Hanzala gibi zatları sayabiliriz.[19]

            H.II asırdan sonra zühd hayatı tasavvuf adını altıktan sonra bu ilim bireysellikten çıkıp, toplumun bütün katmanlarına hitap etmeye başlamıştır. Önceleri gruplar ve küçük cemaatler oluşturularak yapılan bu irşad faaliyetleri, manevi tecrübenin aktarıldığı, tatbik edildiği tekke, dergâh, zaviye, ribat dediğimiz kendine has yerlerde yapılmaya başlanmıştır.

            Tasavvuf ilmi, manevi tecrübenin aktarıldığı hal ilmi olduğundan,  kitabi bir ilim olmadığından, Şeyh, mürid, tekke üçlüsü ile yaşanabilir.[20]

Dervişlerin toplanıp şeyh önderliğinde zikir, ayin, ibadet ve nefis terbiyesi gördükleri yerlere tekke denmekle beraber, dergâh, zaviye, ribat, gibi isimlerle de ifade edilir. İsimleri farklı olmakla beraber hemen hemen aynı sosyal fonksiyonları icra ederler.

Zaviye, Tekkenin biraz küçüğüdür. Şehir ve kasabanın kenar bölgelerinde yol kenarlarında kurulur. Geçiş yolu üzerinde kurulur ki, gelip geçenlerin, ticaret yapan tüccarların dinlenmesi sağlanır. Bundan dolayı ticaret ve seyahat kolaylaşmış, teminat altına alınmıştır.[21]

            Ribat ise, Hudud boylarında dervişlerin nefsi ile cihad yaparken bir yandan da gayri Müslimleri dine davet için harekete geçtikleri kale tipi yapılardan ibarettir.[22]

            Tekke ve zaviyelerde misafirlerin çok iyi karşılandığından dolayı gösterdikleri misafirperverliğinden dolayı dünyada bunda daha güzel ve hayırlı işler yapan kimseler görmediğini söyler ünlü Müslüman seyyah İbn-i Battuta  ve seyahatleri sırasında bu zaviyelerde kaldığını ifade eder.[23]

            Dergâh ise, Tarikat şeyhinin ikâmetgâhı olduğundan merkezi dergâh olması bakımından tekke ve zaviyelerden daha büyük ve teferruatlıdır. Konya’da ki Mevlâna Dergâhı,[24] İstanbul’daki Aziz Mahmut Hüdayi Dergâhı, Kastamonu’daki Şeyh Şaban-ı Veli Dergâhı gibi.

            Tekkeler tasavvufun müesseseleşerek tarikat adını alması ile daha disiplinli bir şekilde İslâm’ı yayma faaliyetlerinin içine girmişleridir.

Asya’nın, Endonezya’nın, Çin’in, Hindistan’ın İslâmlaşmasında tekkeler ve zaviyelerin önemli katkıları olmuştur.[25]

 

SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE TEKKE VE ZAVİYELER

 

Tasavvufi hareketin Anadoluya yayılmasında Moğol tehlikesinden ve diğer sebeplerden dolayı Anadolu içlerine doğru göç eden Türkmenlerin, Orta Asya’dan gelen akınların, şeyhlerin, dervişlerin, Alp Erenlerin. rolü büyüktür. Selçukluları kapsayan XI, XII, XIII yüzyıllar[26]

zühd olarak isimlendirdiğimiz İslâm Dini’nin mistik, içsel yönünün tasavvufla devam edip gelişen ve tarikatlar şeklinde disiplin haline gelip müesseseleştiği dönemdir.[27]

            Selçuklular zamanında Anadolunun içlerine kadar gelip işgal, yağma, katliam yapan Moğol orduları(1242)  Anadolu da yılgınlığa, çeşitli sosyal sıkıntıların oluşmasına, toplumun huzurunun bozulmasına neden olmuştur. Bu sıkıntılı dönemde Anadolu insanı huzuru, tekkelerde tarikatların yaydığı ümitte, aşkta bulmuştu, insanlar buralarda bozulan psikolojik durumlarını düzeltiyorlardı. Bu sıkıntılı dönemlerde tasavvuf İslâm dünyasında çok mühim hizmetler ifa etmiştir ve bu dönemde tasavvuf düşüncesi büyük hamleler yapmış; halk, gönlünü kendilerine umut aşılayan tasavvuf büyüklerine açmıştır. Abdulkadir Geylani, Ahmet Rufai, Necmeddin Kübra, Ahmet Yesevi, Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre, İbn-i Arabi bu dönemde yaşamış ve asırlarca insanlığa hizmet eden Kadiri, Rufai, Mevlevi, Kübrevi, Bektaşi tarikatları bu dönemde kurulmuştur.[28]

 

OSMANLI DÖNEMİNDE TEKKE VE ZAVİYELER

 

Selçukluların kuruluşunda olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da, tarikatların şeyhlerinin, dervişlerin, İran, Mısır, Kırım medreselerinden yetişen hocaların, Alp Erenlerin, Ahi teşkilatının rolü olmuştur. Dervişler kurdukları tekke ve zaviyelerle Osmanlının ihtiyacı olan her türlü kuvveti ve desteği sağlamıştır, Osmanlı devletinden önce Selçuklular zamanında büyük çoğunlukla tasavvufi düşünce sistemleşmiş, disiplin haline gelmiş, tasavvufi düşünceler kurumsallaşmıştı. Osmanlılar, tasavvuf kültürüne fazla bir şey katmamakla beraber, tasavvufu ferdi cihattan çıkarıp, ictimai cihat haline sokan, müesseseleştirerek devletin, toplumun her ferdine ve her ihtiyacına cevap veren bir kurum olarak yapılandırmıştır.[29]

            Osmanlının kuruluş döneminde bu tarikatlar tüm coğrafyaya yayılmış, hayatın tüm alanlarında etkisini göstermeye başlamıştı. Manevi yapılanmanın önemin bilin Osmanlı, kuruluşunda ve sonraki dönemlerde cami, medrese, tekke müessesesini hassasiyetle korumuş ve buralardan istifade etmiş, bu müesseseleri tüm Osmanlı coğrafyasına yayılmasında, açılmalarında öncü olmuştur.[30]

            Selçuklular zamanında kurulan tarikatlara ek olarak Osmanlı Devleti zamanında da birçok tarikat kurulmuş bunlarda bazıları, Nakşibendiye, Halvetiye, Bayramiye tarikatlarını sayabiliriz. Bu tarikatların bazıları Anadolu dışında kurulmuş, daha sonraki zamanlarda tarikatın müntesipleri, halifeleriyle birlikte Anadolu coğrafyasına yayılma imkanı bulmuştur. Bununla beraber Anadolu topraklarında kurulan Bektaşiye, Mevleviye, Bayramiye[31] gibi etkisini göstermiş bazı tarikatları sayabiliriz.

 

TEKKELERİN OSMANLI TOPLUMUNA ETKİSİ

        

Osmanlının kuruluş yıllarında Anadolu da yerleşmeye başlayan tasavvufi fikirler, Orta Asya, Endülüs, İran, Horasan gibi İslâm coğrafyalarının değişik bölgelerinde görülen farklı tasavvufi anlayışlar toplanmış, bu dönemdeki tasavvufi anlayışta, mücadele ruhuna sahip, insan sevgisi, Allah aşkının zirvesinde olduğu anlayışlarla beraber, aktif, cengaver, vatanperver özelliklerini barındıran, fütüvvet anlayışına sahip ahlâklı Ahilerin buluştuğu, cem olduğu. benimsendiği Anadolu topraklarını görüyoruz.

            Selçuklunun son zamanlarında başlayıp, Osmanlının ilk yıllarında Anadolu topraklarında görülen Moğol istilasının hüküm sürdüğü zamanda, sosyal huzurun ve ruhi, manevi yapının korunmasında milli birlik ve beraberliğin korunmasında tasavvufi düşüncenin müesseseleri olan tekkeler önemli hizmetler ifa etmiştir.

 

1-Tekkelerin İlim, Kültür Hayatına Etkisi

Asrı Saadette zühd hayatı ile ilmi hayat iç içe ayrılmaz bir bütündü.Zühd hayatı yaşayan Ashabı Suffe aynı zamanda İslâm coğrafyasına gerekli olan muallimlerin gönderilmesi rolünü de üstlenmişti. Tabiin döneminde de tefsirciler, hadisçiler, mezhep imamları zühd ve takvasız bir yaşamın olmayacağı görüşünde birleşiyorlardı. İmamı Malik (ö.179/795) fıkhi ilim olmadan tasavvufla ilgilenmenin yanlış; tasavvufu bilmeden de fıkha yönelmenin eksik olduğunu, bu iki ilmi de kendisinde birleştiren kişinin hâkikat ilmini elde edeceği görüşüyle[32] ilmi hayatın tekkeden ayrı düşünülmeyeceğini göstermiş oluyor.

            Tekkelerin oluşmaya başladığı ilk yıllarda tekke-medrese ayrımını görmüyoruz. Tekkeler tasavvufi eğitimin, barınmanın, yanında ilmi faaliyetleri de yürütüyordu, tekkedeki şeyhlerin büyük ekserisi medrese kökenli olduğu bir gerçektir.Tekkeler, ilmi ve hal ehli olarak insan yetiştirme gayretine girmiş, ilim olmadan, tasavvufun, tasavvuf ilmine vakıf olmadan da zahiri ilimlerin derinliğinin anlaşılamayacağını söylemiştir. Tekke geniş halk kitlelerine İslâmiyeti yayma görevi ile beraber, İslâmiyeti anlamalarına yardımcı olmuştur.Tekkelerde icra edilen tasavvuf ilmi hal ilmi, batınî ilim olmanın yanında şeyhler ve dervişler yaşadıkları bu hali, manevi tecrübeyi kendi sufilerine ve tekke dışındaki insanların bu ilimlerden haberdar olmaları için, bugün de kaynak eser olarak kullanılan ciltler dolusu eserler yazmışlar ve ilim camiasının hizmetine sunmuşlardır. Tekke tasavvuf kültürünün yetiştirdiği önemli ilim adamlarından bazıları,  Serrac (ö.378/988) Luma’sı , Kelebâzî (ö.380/990) Et-Taarruf, Ebu Talip Mekki (ö.386/996) Kutü’l Kulûb, Abdulkerim Kuşeyrî (ö.465/1072) Kuşeyri Risalesi, Hucviri (ö.466/1073) Keşfu’l Mahcub, Acluni, Keşful Hafa, Gazalî (ö.505/1111) İhyâü Ulumiddin, Abdulkadir Geylanî ‘ö.561/1165), Necmüddin Kûbra (ö.618/1221) Usulü Aşare, Fevaihü’l Cemal ve Celal, Şihabüddün Sühreverdî (ö.632/1234) Avarifü’l Maarif, Mevlânâ Celaleddin Rûmi (ö.672/1273) Mesnevi, Sadrettin Konevi (ö.673/1274), Molla Fenari, Ferüdüddin Atar (ö.627/1299),Bahaüddin Nakşibend (ö.791/1389),Hacı Bayram Veli (ö.1430), İbrahim Hakkı Bursevi (ö.1137/1725) Rûhu’l Beyan, İbrahim Hakkı Erzurumlu (ö.1780) Marifetname[33]  gibi alim ve eserlerini sayabiliriz.

            Selçuklu ve Osmanlı Devleti sadece askeri gücün yeterli olmadığını manevi ve ilmi donanımlarla toplumun eğitilmesinin ehemmiyetini bildiği için feth ettiği bölgelerde tekke ve zaviyeler inşa ederek ilim, kültür sahalarında önemli şahsiyetlerin ve eserlerin çıkmasına vesile olmuştur.

            Bununla beraber tekke içerisinde kurulan Konya Mevlana Dergahı Kütüphanesi, Kastamonu Şeyh Şaban-ı Veli Kütüphanesi örneklerinde olduğu gibi kütüphanelerde ilmi çalışmalara eğitim ve kültürümüze katkı sağlanmış, ulema ve devlet ricali için önemli merkezler haline gelmiştir.[34]

XIII yüzyılın Anadolusunda Tekkedeki şeyhler, sufiler geniş halk topluluklarına kendi tasavvufi görüşlerini, tarikat şeyhlerinin menkıbelerini, tarikatını diğer halklar arasında yaymak ve sufi nufusunun çoğalması için şiiri, ve edebiyatı vasıta olarak kullanmaya başlamışlar, dillerinde kendi iç dünyalarını, Allah aşkını, bu aşka vesile olan tarikat ve şeyh sevgisini belirten şiir ve ilahiler neticesinde Türk Tasavvuf  Şiiri, ilk eserlerini vermeye başlamış, Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli şiirin halk üzerindeki etkisini bilerek, eserler vermişler bu şairlerin asıl gayesi tasavvufi öğretilere ulaşmak olmuş sanat yapmak için şiir yazmış değillerdir. Bunların yanında Süleyman Çelebi’nin yüzyıllarca dilden dile köy, kasaba, şehirlerde dolaşan Peygamber aşkını dile getiren Vesiletü’n- Necad (Mevlid) gibi bir eser şu zamana kadar yazabilen ikinci kişi çıkmamıştır.Gayeleri sadece yukarıda da belirttiğimiz gibi insanları İlahi aşka davet olmuştu. Bu şiirler,  insanların ruhunu, iç alemindeki fırtınaların teskin olmasını sağlamış, bu  kültür ve edebiyat etkisini yüzyıllarca devam ettirmiş, hala esintilerini görmek mümkündür.[35]

             Yakın tarihimizde Anadolu topraklarında uzun yıllar süren kurtuluş mücadelesi sonunda asil Türk Milletinin kurtuluşunu, bağımsızlığını ifade eden, duygu ve asalet yüklü İstiklâl Marşı da Ankara Taceddin Dergâhının manevi ikliminden faydalanılarak bu tekkede yazılmıştır.[36]

 

2-Tekkelerin İktisadi Hayata Etkisi

Tarikat ve tekkeler içtimai hayatın tüm yönlerine rehberlik ettiği gibi iktisadi, ekonomik yönden de toplumu şekillendirmiş, tekkelerden yansıyan ekonomi, iktisat ile ilgili düşünceler halkın yaşantısına girmiştir.

Bugün sınırlı olan kaynakların, sınırsız olan insan ihtiyaçlarını karşılayabilme olarak ifade eden iktisada karşı tekke, israfın haram olduğu bilgisini, zühdi yaşantıyı sunarak insanların sadece dünyalık madde için yaşamasının önüne geçmiştir.

            Tekkelerin iktisadi hayatta en önemli yeri Ahî ve fütüvvet teşkilatları almaktadır.

            Fütüvvet teşkilatı İslâm’ın ilk yıllarında gençleri mert, yiğit, atılgan, cömert, bilgili, becerikli yetiştirme gayretiyle sanatkar ve zenaatkarların bir araya gelerek oluşturdukları dini iktisadi organizasyonlar olarak karşımıza çıkar.

 Fütüvvet, fedakârlık, iyilik ve yardımda bulunmak hoşgörü, nefsini esiri olmaktan kurtulmayı başarmış, başkalarını kendine tercih etme gibi üstün ahlâki özelliklerini gören ve takdir eden Abbasi Halifesi Nâsır Lidinillah, fütüvvet ehli için ilk teşkilatı kendisi kurmuştur.[37] Bununla beraber  XII. yüzyılda başlayan Moğol istilası sonucu Anadolu’ya göçler ve akınlar nedeniyle gelenler arasında esnaf ve sanatkarlarında olması neticesinde fütüvvet teşkilatı ve anlayışı Anadolu topraklarına girmiş oldu.        

            Fütüvvet teşkilatı Anadolu’da esnaf ve sanatkarların iş bulabilmeleri, sanat ve ticaretlerini ahlâki değerlere paralel olarak yapabilmeleri, malın kalitesinin korunması, ticaret erbabının korunması, üyeleri arasında sevgi ve dayanışmayı sağlamakla beraber, gerektiğinde ülke savunması için hazır vaziyette duran özel de İslâm iktisad hayatının müesseseleşmiş şekliyle Anadolu’da Ahi teşkilatları adını almıştır.

Ahiler ıssız dağ başlarında, kavşak noktalarında, memleketin en işlek yolları üzerinde zaviyeler kuruyorlar, ticari hayat bundan dolayı kolaylaşmış ve teminat altına alınmıştı, bu vesile ile ülkenin iktisadi hayatına katkıları olmuştur.

Ticaret erbabı  esnaf ve sanatkarların her zümresi ahilerin açtıkları zaviyelerde, her sanat ve esnaf teşkilatının o mesleği iyi bilen lideri etrafında toplanıyorlar bu liderler bazen şeyh olabileceği gibi bazen de alanında uzman esnaf oluyordu. Ahi lideri, esnaf ve sanatkarların dini ve manevi eğitimi ile de ilgileniyor, gündüzleri çalışan esnaf ve sanatkarlar akşamları da teke ve zaviyelerde dini ve manevi eğitimlerini bir şeyhin kontrolü altında şeyh mürid ilişkisi içerisinde eğitiliyor, ahiler gönülden bağlandıkları liderlerinin telkinleri, eğitimleri, terbiyeleri sayesinde işlerine kutsiyet katarak çalışıyor, çalışmalarının neticesinde sundukları günümüze örnek teşkil edecek şekildedir. Ahilerin çalışma düzenleri, ahlak kural ve kaideleri fütüvetnamelerle belirleniyor, bu fütüvvetnameler de kaynağını tasavvufi prensiplerden, dolayısıyla Kur’an ve sünnetten alıyordu.

Fütüvvetnamelere göre Kafirler, içki içenler, kasaplar, cerrahlar,avcılar teşkilata kabul edilmiyordu. Mesleğe girenler fakat daha sonra da içki içenler, zina edenler, münafıklık yapanlar, buğuz ve kin tutanlar, yalan söyleyenler, sözünde durmayanlar, emanete ihanet edenler, kumar oynayanlar, kalitesiz mal üretenler ahilikten çıkarılıyorlardı. Prensipleri, cömert, ahlaklı olmayı, namazını kazaya bırakmamayı, ilim sahibi olmayı gerektiriyordu. Bu özelliklere sahip ahilerden oluşan esnaf ve sanatkarlar yaptıkları işi insanlardan önce Allah’a beğendirmek düşüncesi ile hareket ettikleri için ortaya koydukları ürünler sağlam, kaliteli, hilesiz oluyordu.

Görüldüğü gibi fütüvvetnameler dini edep,adab kitabı neteliği taşıyor, çünkü, bu medeniyette, dini hayat ile dünya hayatı, cami ile atölyeler birbirlerinden kopuk, farklı unsurlar olarak görülmezler, bu müesseseler birbirlerini tamamlayan, birbirlerine destek olan müesseselerdir.[38]

Ahiler, iktisadi teşekkülleri organize etmenin yanında Anadolunun en ücra köşelerinde, ıssız bölgelerde kurdukları zaviyelerle bölgenin güvenliğini sağlamış, ticaretin ve seyahatin güven içinde yapılmasına  yardımcı olmakla birlikte, buralara açtıkları zaviyelerin etrafına yerleşen nüfus sayesinde köyler kurulmuş, buralar ilim, kültür, ve iktisad merkeleri haline dönüşmüştür.

Ahi teşkilatları gelişen sosyal olaylar sonucu, esnaf ve sanatkarların da gayri müslim esnaf ve sanatkarlarla toplanıp, konularının tartışılması isteği nedeniyle tekke ve zaviyelerden başka Lonca denilen yerlerde toplanmaya başladılar. Loncalardan önce Ahilerin yönetimi tekkelerden oluyordu. Tekkeler dışına çıkıldığında ise, uzun yıllar sürdürdükleri geleneklerde de değişiklikler görülmeye başlandı.

Esnaf teşkilatları zaviyelerden loncalara taşınmakla fütüvvet anlayışlarında fazla değişiklik olmamış, yine ahiler tasavvufi hayatı yaşamaya devam etmişler.

Ahiler, lonca teşkilatları tasavvufla iktisadı, tarikatla esnafları, zanaatkarları birleştirerek bugün hayal bile edemeyeceğimiz örnek esnaf kuruluşlar olarak, ekonomiden siyasete, askeriyeden devlet kuruluşlarındaki faaliyetlere kadar oldukça geniş sahada tesirli olmuşlar, sosyal barışa önemli ölçüde katkıları olmuştur.[39]

“Günümüzün maddeci, kapitalist anlayışı yüzünden nice değerlerimiz kaybolup gitti. Tarihimizi oluşturan eşsiz  kahramanlar, okuduğumuz tarihi büyüklerimizin hayat felsefesi, şahsiyetlerinin ana karakteri, bu fütüvvet kavramında saklı. Tarihimizin ruhu bu kavramın manasında saklı ve bugün bu anlayışa, bütün toplumla beraber esnaflar ve sanatkarlarımız ne kadar muhtaçtır.”[40]

 

3-Tekkelerin Askeri Hayata Etkisi

İslâm Dünyasında askeri hayatın ilk olarak müesseseleştiği yerler olarak Ribat’ları görürüz. Ribat müessesesi ilk asırlarda askeri faaliyetlerin yapıldığı yer olarak inşaa edilmiş, askeri karargâhlar olarak kullanılmış, “…savaşlarda kullanılan atların bağlandığı, arkasına sığınılarak belde halkının düşmana karşı kendisini savunması için hazırlandığı..”[41] tesisatların, yerleşim merkezleri olarak mimari olarak çok geniş olmayan yapılar daha sonraları civar yerleşim merkezlerini savaş sırasında uzun müddet idare edecek, halkı besleyecek bir teşkilat haline, büyük kale, hisar görünümüne gelmiş ve zamanla askerlerin ve civar köylerin tüm ihtiyaçların karşılayabilecek, ahırı, hamamı, mescidi, kütüphanesini de içine alarak büyük bir askeri külliye haline dönüşmüştür.

 Ribatlar genelde askeri amaçlar için kullanılmış fakat XII. yüzyıldan itibaren tasavvuf, tarikatlar olarak müesseseleşmeye başlamasıyla, askeri hizmetlerini devam ettirmekle beraber tekke ve zaviye haline dönüşmüşlerdir.[42] Buralarda askerler önce nefsi ile cihadı öğrenmişler, gerçek bir nöbetçi ve mücahid olabilmeleri için ihlası elde etmeye, nefsi ile mücadeleye, nefsini bütün arzulardan kurtararak ibadet etmeyi, namazlarını muntazam kılmayı, bütün gafletlerden kaçınmayı[43] öğrenmişler ancak bu şekilde nefis ile cihadı başarabilenler, kendilerini tasavvufun öğretileri ile mücehhez kılanlar, koşa koşa şehid olmayı, düşmanla karşı karşıya gelmeyi başarabilir, gönüllü mücahid olabilirler.[44] Bu terbiye ile beraber Orta Asya’dan gelen, Selçuklularla devam eden ribat geleneği, Osmanlılarda cami ile tekkeyi, askerlikle ibadeti, dua ile kılıç sallamayı bir arada buluşturmuşlar.[45] Moğol tehlikesi ve çeşitli göçlerle Anadoluya gelen dervişler bölgenin uç kısımlarına yerleşmişler, buralarda kurdukları tekke ve zaviyelerle buraları şenlendirmekle beraber, etraftan gelen düşmanlara karşı da bölgenin emniyetini sağlamışlardır.[46]

Osmanlı devletinde ise tekke, ordu münasebetleri daha da sistemleşerek devam etmiş. Osman Gazi’nin Şeyh Edebali ile yakınlaşması bu ilişkinin başlangıcını teşkil eder. Tekkeler bazen şeyhin kendi imkanları ile, bazen de padişahın yardımları ile açılıyordu. Açılan tekkelere, zaviyeler yerleşen şeyh ve dervişlerin bir kısmı padişahın ordusunda savaşa gönüllü askerler olarak katılmış ve askerin moral gücünü ayakta tutmuşlardır. Bir kısmı da civar köylere yerleşmiş, müridlerle beraber, ziraat ve hayvancılıkla uğraşmış, bu zaviyeler, ordudan evvel hudut boylarında din ayrımı yapmadan yaptığı hizmetler ile ordunun yapacağı fethi gerçekleştirmiş, insanların gönüllerini feth ederek bölge insanının İslâmlaşmasını sağlamış, ordunun harekatını kolaylaştırmıştır. Ayrıca tekkeler, en tenha yerlerde, ıssız yerlerin imarı ve gelip geçenlerin konaklayacağı hizmeti verirken, henüz, Osmanlı İmparatorluğu’nun aylıklı askeri ve memuru bulunmadığından, yolların ve civarın emniyetini sağlayarak bir nevi askeri güç görevi görüyor.[47]

Osmanlılar, dervişleri siyasi ve dini güçlerinden yararlanarak, onları fetihlerde yanlarına almışlar bunların içinde Osmanlılara yakınlıkları nedeniyle birçok Bektaşi dervişini Padişahın yanında fetihlere katıldığını biliyoruz. Daha sonra Yeniçeri Ocağının kurulmasında Bektaşi dervişlerin gayretleri olmakla beraber, bu ocağın askerlerinin büyük çoğunluğu Bektaşi idi. Diyebiliriz ki Osmanlılarda tasavvufun askeri kolu Bektaşilikti.[48] Zamanın akışı ile Bektaşilik Hacı Bektaş’ın öğretilerinin dışına taşmış, aralarına Müslüman olmayanları da kabul etmeleri ile Bektaşi tarikatının çalışmaları yasaklanması, tekkeleri kapatılması ile beraber Yeniçeri Ocağını da II.Mahmud kaldırmıştır.[49] Osmanlı ordusu bu süreçten sonra batılılaşma temayülü göstermeye başladı. Fakat ordunun bünyesinde yerleşmiş bulunan Peygamber Ocağı anlayışında eksiklik olmamış, orduda Bektaşi Tarikatı’nın yerini Mevlevilik almıştır.

Tekkelerin hantallaştığını, kokuştuğunu, eskiden ictimai hayatta önemli hizmetler yaptığını, fakat artık kapatılması gerektiğinin ilk söylenmeye başlandığı II. Meşrutiyet yıllarından[50] on-onbeş yıl sonra da cihan harbinde ve milli mücadele yıllarında en büyük güç ve destek yine tekke ve mensuplarından gelmiştir. Tekkelerin cihan harbinde orduya nasıl yardım ve destek olduğu konusunda şöyle söyleniyor, Gülşeni Tarikatına mensup Şeyh Enverin, tekkesi askeri buluşma yeri olarak belirlenmiş, “…Şeyh Enver, Tekkesini grup emrine tahsis eden, gözlenmesi ve kaçırılması gereken bazı kimselerin aşiyanesinde barındıran bir fedakar…Şeyh Enver grubun vefalı bir üyesi idi.Tekke grubun emrine daima amadedir.Orada barınmak, orada silahları saklamak, ve gizlenmek mümkün olmuştur.” diyor bir general.[51]

14 Kasım 1914’te cihad-ı  mukaddes ilan edildiğinde, tarihin her döneminde olduğu gibi o zamanda Osmanlı ordusu, manevi kuvvetleri en önde yanlarında bulacak, kendisi de bir Mevlevi olan Sultan Reşad, “Mücâhid-i Mevleviye Alayı” kurulmasını istedi bunun neticesinde dervişlere ve Şeyhlere rütbeler verilerek “Mevlevi Alayı” kurulmuş oldu. Mevlevi alayı 19 Şubat akşamı cepheye hareket etmeden önce Bağdat Oteli’nde İttihat ve Terakki ve Müdafa-i Milliye Cemiyetleri tarafından kendilerine layık bir karşılamayla yemekte başta vali, jandarma komutanı Mevlevi ve diğer tarikatlardan da  şeyhler ve gönüllü dervişler katılmıştır.[52]

            Milli Mücadele yıllarında İstanbul Özbekler Tekkesi, savaşa katılan nice mücahidlerin sıvındığı, silahların cepheye taşınmasında karargâh olarak kullanıldığı yerlerdir. Ayrıca Eyüp Hatuniye Dergâhı gibi Anadolu içinden ve Anadolu dışından daha nice tekkeler, şeyhler, dervişler, Osmanlı ordusun yanında manevi bir güç olmuştur.[53]

 

 

 

 

4-Tekkelerin İctimâî Hayata Etkileri  

Anadolu toplumunda köyler ve kasabaların, tekkeler etrafında kurulduğu ve “Anadolu da Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük devletin kuruluşunda tekke ve erenlerin büyük rolleri olduğu”[54] tarihi bir gerçektir.

            Tekke ve zaviyelerle ilgili geçmişle hesaplaşmak isteyenlerin fikirlerine değil de, tarihi verilerle bakarsak Avrupa Medeniyetinin bugün dahi ulaşamadığı düzeyde ve asillikte hizmetlerini tarih bize sunacaktır. “…hali ve tenha yerlerde, boş topraklar üzerinde bu Orta Asyalı muhacirler tarafından kurulan bir nevi Türk manastırları olan zaviyelerle, yeni bir memlekete gelip yerleşen Kolonizatör Türk Dervişlerle tekkelerin son zamanda taşıdığımız sossuzlaşmış şekillerine ait taşıdığımız kanaatleri sarsacak mahiyette ve iddialı olduğu kadar garipte gözükecek olan bu fikrimizi haklı gösterecek bazı vesikaları bu tetkikimizde zikredebilecek vaziyette olduğumuzu zannediyoruz....birçok şeyh gelip Anadolunun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirler bir kısmı gazilerle birlikte memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul oldukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müridleri ile beraber ziraatle ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır…Onların boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ordudan önce gelerek hudut boylarında gelip yerleşiyorlardı..Görülüyor ki  mevzubahis ettiğimiz dervişler, zahid ve tüfeyli[55]  bir zümre teşkil etmekten ziyade, çalışmak ve toprağı açmak muhabbet ile müteharrik[56] bir sınıf kolon, kırlara doğru taşmakta ve yayılmakta olan bir cemiyetin doğurduğu canlı ve müteşebbis bir yeni insandır.”[57]

Şeyhler, dervişler, Alperenler Anadoluya göçler sebebiyle özellikle Moğol istilasında yerleşmeye başlamışlar, kondukları bölgeleri imar ve inşa etmiş, bağ bahçe açmış, uygun yerlere değirmenler yapmışlar, buralarda zaviyeler açmışlar bu zaviyeler bölgenin eğitimi, kültürü, ticareti, sosyalleşme için önemli merkezler durumuna gelmiştir. 

            Zaviyelerde verilen eğitim ve ruhi terbiye etkisini toplumda ve beşeri ilişkilerde kendini göstermiş, insanların medenileşmesine yardımcı olmuş, öyle ki, anlayışsız, cahil, kaba insanları eğiterek topluma medeni insanlar yetiştirmiş, Niğbolu’nun Hezar Gırad civarında Tutrakan mevkiinde Bali Bey oğluYahya Beyin kurduğu tekke etrafında da kaba, cahil, insanların olduğu, bu kabalık, cahillik o kadar ki, halk ağzında kabalığı ifade etmek için bu bölgenin ismi söylenerek “Tutrakan’dan gelmiyorum” diyerek, o kadar kaba değilim şeklinde halk ağzında dolaşan bir sözün yaşanmasına sebep olan yerde kurulmuş, cahil, kaba, harami yatağı olduğu söylenen bu yerde tekke yaptığı faaliyetlerle bölgenin emniyetli, korkusuzca gelip gidilen yer haline dönüştüğü, etrafındaki insanların topluma kazandırıldığı söylenir.[58]

            Tekkeler, sufilerin kendi istekleri yerlerde açılmanın yanında, yaptığı olumlu faaliyetlerini gören padişahın gösterdiği yerlerde de tekkelerin kurulmuş olduğunu yazmıştık. Padişah özellikle,  yeni feth edilen yerleri şenlendirmekle beraber, ticaretin daha güvenli yapılmasını, kervanlarla mal nakliyatının daha rahat yapılmasını, sosyal hayatı kolaylaştırmak amacıyla bölgenin önemli geçit yollarına, tenha, ıssız yerlerde tekke kurdurmuş, faaliyetlerine destek olmuştur.[59]

            Merkezi otoriteye uzaklığı sebebiyle eşkıya ve isyan grupları olması dolayısı ile devlet kendi kolluk kuvvetleri yerine tekke ve zaviyelerin kurulmasını daha uygun bulmuş böylece devletin görevi olan bazı problemlerin çözümünü tekkelerin terbiye edici yönü, ahlâk ve maneviyat eğitimi ile tekkeler sağlamıştır.[60]

            Bütün Anadoluyu gezdiği sırada konaklamak için seçtiği yerlerin tekke ve zaviyeler olduğunu ve “…dünyada bunlardan daha güzel iş yapan ve daha hayırlı iş yapan kimseler görmedim” diyerek tekkelerin üstlendiği misyonu ifade etmesi bakımından Müslüman Seyyah  İbn-i Battuta’nın tespiti önemlidir.[61] İbn-i Battuta Anadolu’nun başka bir bölgesinde tekkelerin yaptığı sosyal faaliyetlerden bahsederken devamla şöyle der: “…Kastamonu’daki dostlarımıza veda ederken oradan ayrıldık ve bir süre yol aldıktan sonra çevre köylerin birinde, bu ülkede gördüğüm zaviyelerin en büyüklerinden birine indik.  Bu zaviyenin devrin en büyük hükümdarlarından biri olan ve bütün ömrünü Allah’a yoluna adamış olan Fahrettin Bey tarafından yaptırılmıştır.Tekkenin bakım işlerin ve içinde kalan dervişlerin düzeni için ise oğlunu görevlendirmiş, bu hizmetlerin layıkı ile yürütülmesi için ise bu bölgedeki köyden elde edilen bütün gelir bu zaviyeye aktarılmaktaydı. O civardan gelip geçenlerin temizlenmesi için ayrıca bir hamam yaptırılmıştır. Bu zaviyenin vakıf şartnamesinde Harem-i Şerif’ten yada Şam, Mısır, Irakeyn, Horasan gibi ülkelerden gelip tekkede misafir olduklarında tekkenin  bağışlarından birer kat elbise ile yüzer dirhem harçlık verilmesi, oradan ayrılacakları zaman yolluk olarak üç yüz dirhem ödenmesi, dergâhta misafir edildikleri süre içinde yemek için et, pirinç, yağ ve helva yedirilmesi bunun yanında bu bölgede dolaşan her dervişe on dirhem harçlık verilip üç gün süreyle misafir edilip, ziyafetler çekilmesi şart koşulmuştu.”[62]

            Taşradan gelip işleri dolayısı ile şehirde kalması gereken dervişler han ve otellerde para harcamak yerine şehirlerdeki müntesip oldukları tarikatların tekkelerinde rahat bir şekilde kalabilirlerdi.[63]

            Şeyhler kendi birikimleri ile kurdukları tekkelerin masraflarını yine kendileri karşılamış olmanın yanında, toplumda zuhur eden sıkıntılara da el atmışlar, Kilis civarında Kilisli Şeyh Abdullah Sermest’in (1819-1882) kendi imkanları ile kurduğu tekke, toplumda meydana gelen sıkıntılara da derman olmuş ve Kilis’te meydana gelen kıtlıktan dolayı Şeyh Abdullah civar bölgelerden develerle getirttiği zahireyi, yiyecek malzemelerini tekkeye getirterek, tekkeden fakirlere dağıtmış, böylece halkın fakirlerinin düştüğü çaresizliğe derman olmuştur, diğer taraftan Uşşaki tarikatından Nazillili Şeyh Süleyman Rüşdi Efendi(1768-1834) Karacasu’da yaptırdığı tekke de halka yemekler verilir, daha önceden tespit edilen fukaralar özellikle yemeklere çağırılır, Süleyman Rüşti Efendi bunların yanında kasabada pislik ve kirlilik dolayısıyla ortaya çıkan hastalıkların önüne geçebilmek için, bir hamamı onartmış, insanların hizmetine ücretsiz sunmuştur.

            Halidiye tarikatından Kastamonulu Seyyid Ahmed Hicabi (1888) tekkeye gelen halka yapmış olduğu nasihatlar ve uyarılar neticesinde İnebolu, Abana kazasına Rüşdiye mektebi, hamam, Araç kazasına Büyük bir camii ve medrese, bir Rüşdiye, Taşköprüye bir medrese yaptırarak hizmete sunmuştur.[64]

Tekkelerin sosyal faaliyetleri bakımında topluma sunduğu hizmetlerden biri de hastane görevi üstlenmiş olmasıdır. Sinir hastalıkları tedavisi için de kullanıldığını, gelen hastalarla kurdukları samimi, içten, diyaloglarla onları topluma yeniden kazandırmışlar, tekkeler ruhi hastalıkların yanında, bedeni hastalıkların tedavisinde de insanlara hizmet etmiş.
Tekkeler bu hizmetleri yapmak için halktan hiçbir ücret talep edilmiyordu, tekke şeyhlerinin kendi gelirleri, vakıfları veya padişah tarafından vakfedilmiş araziler, otlaklar, belli bir köyün gelirini tekkeye vermek suretiyle karşılanır, araziler tekkedeki sûfiler tarafından işlenir kimseye yük olunmazdı. Tekkeler kendilerine bağlı vakıflar sayesinde hizmetlerini daha rahat yapma imkanı bulmuştur.[65] Osmanlı devletine bakıldığında da adeta bir vakıf devleti hüviyetinde olduğunu görürüz.

 

Tekke - Padişah/Saray İlişkisi

İslâm Tarihi boyunca büyük sufiler, şeyhler topluma ışık tutmakla birlikte toplumdaki yeri, konumu, insanların aşırı muhabbet beslemesi itibariyle Sultanların dikkatini çekmiştir. Sultanlar bu zatların nüfuzundan yararlanmak, dualarını almak maksadı ile saraya davet etmişler, gerektiğinde tekkelerde kendilerini ziyaret etmekten çekinmemişler. Şeyhler İslam Dini’nin yaşanması,hakkı ve adaleti tavsiye bakımından sufilerine, diğer insanlara, yeri geldiğinde devletin başkanına nasihat etmekten çekinmemişlerdir.

İslâm toplumunda herkesin gönlünde sevgi ve hürmetle yer ettiği bu zatlardan Hasan Basri (ö.728) Emevi Devletinin başkanlarından dindar, adil Ömer bin Abdülaziz’e yazdığı “Bu dünya bir yılana benzer, dokununca yumuşaktır, ama zehiri öldürür.Onda sana zevk veren ne varsa bir yanan bırak…”[66] diye devam eden uyarıcı mektubu şeyhin, devlet başkanı yanındaki konumunu ifade bakımdan önemlidir.

Bu durum Selçuklu ve Osmanlı devletinde de Padişah-Şeyh münasebeti akrabalık derecesinde yakınlık arz eder.

Moğolların istilaları nedeniyle Anadolu içlerine doğru göç eden sufiler, dervişler, şeyhler yerleştikleri yerleri imar ve iskan ediyor, ıssız yerlere köyler, kasabalar kuruyorlar, toprak açıp bağ bahçe yapıyorlar, değirmenler inşa ediyor, buralarda tekke ve zaviyeler inşa ederek, bu bölgeleri yaşanabilir hale getirip şenlendiriyorlardı. Tekke ve zaviyeler vasıtasıyla yaptıkları faaliyetler dolayısıyla[67] Selçuklu hükümdarlarının takdirini ve beğenisini kazanıyorlardı.

 Osmanlı devletinde kuruluşunda da şeyhlerin önemli rolleri olmuştur. bütün padişahlar Tarikat şeyhleri ile yakın ilişki içinde bulunmuşlardır. Osmanlı da Şeyh Emir Sultanın başlattığı, adeta “padişahlık mazbatası”hüviyetini kazanmaya vesile olan  dualarla“Kılıç kuşanma” merasimi tarikat şeyhlerinin ne kadar nüfuzlu ve kabul gördüğünün delilidir. Fatih Sultan Mehmet’in Şeyhi Akşemseddin (863/1459) tarafından Eyüb’te Eyyüb El Ensari’nin huzurunda kılıç kuşanma burada devam etmiştir. Çünkü Padişah, padişahlık salahiyetine sahip olması ancak Şeylerin eli ile kuşatılan kılıç ile fiilen ilan ediliyor, aksi halde padişahlığı geçersiz sayılıyordu.[68]

Osmanlı Devletinde üst düzeyde, saray çevresinde rağbet gören Anadolu Selçuklu Devleti zamanında kurulan Mevlevilik ve Bektaşiliği görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin fikir dünyasında önemli etkileri olmuş, Mevlevilik saray çevresinde ve padişahın şahsında önemli etkileri görülmüş, Bektaşiliğin önemi ise Osmanlıdaki Yeniçeri Ocağını kurulmasına yardımcı olması ve yeniçerililerin tamamına yakını Bektaşi dervişleri olmasında kaynaklanır. Önceleri Bektaşi dervişleri sultanın yanında savaşa katılır, Hacı Bektaş Veli’nin müridleri Osmanlı kuvvetleri arasında önemli yere sahipti. Bektaşiliğin müsamahalı olarak görülmesi tarikata bakış açısını ileride zedelenmesine vesile olacaktır. Nitekim birçok İslâm’ın ruhuna aykırı şii inancı, görüşleri ve temayülü gibi nedenlerle Bektaşilik Tarikatı II. Mahmut tarafından 1826’da kapatılmış, bunun bıraktığı boşluğu Nakşibendi Tarikatı doldurmuş ve Nakşibendi Tarikatı da bununla beraber saray  çevresi ve bürokraside etkili olmaya, taraftar kazanmaya başlamıştır.[69]

Osmanlı devletinin kuruluşunda Osman Gazi gördüğü rüya üzerine Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmesi[70] padişah şeyh yakınlaşmasının boyutu gösterir.

 Orhan Gazi de tasavvuf  büyüklerine hürmette kusur etmemiş, zamanın meşhur şeyhi Geyikli Baba’yla tanışmak için kendisini davet etmiş ve duasını almıştır.[71]

I.Murat kendisi ahi olmadığı halde ahi lideridir, ahilere ilgi göstermiş, bununla beraber herkesin kendisine veli olarak bildiği padişahtı.[72]

Osmanlı sultanı Yıldırım Beyazıt Emir Sultan’a farklı bir teveccüh göstermiş, kızı Hundi Hatun’u Şeyh Emir Sultanla evlendirmiş, bu evlilik tasavvuf erbabı ile yakınlaşmaya vesile olmuştur. Yıldırım Beyazıt döneminde Timur’la yapılan Ankara Savaşı (1402) sonunda yaşanan fetret devri döneminde de devletin toparlanmasında şeyh ve dervişlerin padişahın yanında olmasının etkisi vardır.[73]

 Bunun yanında Emir Sultan II.Murat zamanında İstanbul fethine (1422) müridleri ile birlikte katılmıştır. Bu da gösteriyor ki tekke ve zaviyelerdeki şeyh ve müridler yeri geldiğinde Padişahın ordusuna takviye kuvvet oluyorlar. Padişah II.Murat’ın, Hacı Bayram Veli’nin müridlerinden vergi almayacağını belirtmesi, tarikat şeyhlerine muhabbetini ve saygısını göstermesi açısından önemlidir.

Padişah Fatih Sultan Mehmed de tasavvufa meyli ve şeyhlerle münasebeti çok açık şekilde görmek mümkün. İstanbul fethi sırasında zamanın büyük şeyhlerinin ve sufilerin savaşa katılmalarını istedi. Akşemseddin (1390-1459) ile beraber birçok şeyh, sufi de kuşatmaya katılarak orduya moral gücü oldular. Fetih için dua ordusu oldular, Fatih’e yakınlığı ile bilinen Akşemseddin göz yaşları ile çadırında elleri duada idi. Fatih tasavvufi hayatın içinde olmayı defalarca söylemiş Akşemseddin;“Sultanım! Eğer siz tasavvufa intisab ederseniz ondan aldığınız lezzet sebebiyle devletin ve milletin işlerini ihmal edersiniz. Böylece adalet ortadan kalkar. Sultanım!  Devlet ve millet ehliyetsiz kişilerin eline kalır, ülke perişan olur, sizin devletin başında olmanız bizim sufimiz olmanızdan daha hayırlıdır.”  cevabı tarikata bakışı ifade etmesi açısından önem arz eder.[74]

II. Beyazıt, veli diye anılır, ibadete çok düşkünlüğü ile bilinir, sufilerle kuvvetli ilişkileri vardır. Kanuni Sultan Süleyman Celvetiye Tarikatının Şeyhi Üftade (1490-1580) Hz.’lerini  sohbet etme imkanını elde etmek için İstanbul davet etmiş ayrıca yüzden fazla şeyhle görüşüp, sohbet ettiği ve Nakşibendiyye, Halvetiyye, Bayramiyye, Mevleviyye tarikatlarından ders aldığından bahsedilir.

Devrin büyük velisi Aziz Mahmud Hüdayi Hz. hayatı boyunca III.Murad, III.Mehmed, I.Ahmed, II.Osman, IV.Murat gibi padişahlarla sohbet ve nasihatlarda bulunmuştur. II.Selim ve I.Ahmet zamanında Saray’da Mevleviliğin etkisi vardı.III. Selim, Şeyh Galip’in İstanbul’daki Mevlevi tekkesini tadilat yaptırdığı ve sık sık ziyaret ettiği kaydedilir.[75]

Tüm Osmanlı padişahları şeyhlerle yakın muhabbet içinde olduğu gibi hepsinin de en az bir tarikata girip intisap etmişlerdir. II.Abdulhamid Han da şeyh ve dervişlerle yakınlığı arttırmış, bu dönemde tekkelerin faaliyetlerinde gözle görülür bir canlanma olduğu hatta II.Abdulhamid Han’ın Şazeli tarikatına mensup olduğu öne sürülür. Bir çok padişahın veli olduğundan bahsedilmekle beraber II. Abdulhamid’in de dönemindeki velilerin kutbu olduğunu da belirtenler olmuştur. Sultan II.Abdulhamid diğer İslam ülkelerindeki Müslümanların hilafetle ilişkilerin sağlamak için Şeyhleri ve dervişleri görevlendirdiğini hatıratlarında şöyle söyler:  “…Hilafet mevzuunda İngiliz teşebbüslerinin sonu gelmiş değildir. Çünkü Asya’da yüz elli milyon Müslümanı idareleri altında tutuyorlardı. Bu Müslümanlar üzerinde Hilafetin büyük bir nüfuzu vardı. Bunu bildiğim için İngilizleri kuşkulandırmadan, her ihtimale karşı , Seyyitler, Şeyhler, Dervişler gönderip Asya’daki Müslümanları Hilafete manen bağlamaya hususi itina gösteriyordum. Buharalı Şeyh Süleyman Efendinin Rusya’daki Müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri bilhassa şükranla yad ederim.[76] Görüyoruz ki şeyhlerle, dervişlerle sadece sohbet etmemişler, yeri geldiğinde padişahın isteği ile elçilik görevlerinde bulunmuşlar.

Osmanlı Sultanları hayatının bütününde tasavvuf kültürü ile yetişmişler, bu kültür şahsi hayatlarında gördüğümüz gibi devlet yönetimine taşıdıkları görülür.[77]

Bundan dolayı tekkeler devlet adamları ile halkı, ulema ile halkı, devlet adamı ile şeyhin bütünleşmesini sağlayarak toplumsal çatışmayı ve sınıf faklılıklarının önüne geçmiş “İslâm, mutasavvıf-ulema-devlet-millet bütünleşmesini sağlayarak ülkeyi yek-vücut hale getirebilmişler, Böylelikle Osmanlı toplumunu ideal bir toplum özelliği kazandırmıştır.” [78]

 

Tekke ve Spor

Osmanlı Devleti’nin cihad ruhu dolayısıyla fetihlere katılanlar sürekli civanmetliğini korumalarının sonucu tekke sportif faaliyetlerinde de etkili olmuştur. Özellikle sportif faaliyetlerin yapıldığı Okçular Tekkesi, Güreşçiler Tekkesi mevcuttu. Tekkelerden yetişen sufiler her işi ciddiyetle ele alıyorlar, işin bütün prensiplerine candan bağlı olarak yaptıkları her işe bir kutsiyet katarak yapıyorlardı. Sosyal hayatın tüm alanında olduğu gibi spor antremanlarında da tekkenin etkisini görüyoruz. Okçular abdest alıp iki rekat namaz kılmadan, ok ve yaylarını ellerine almazlar, Pehlivanlar da abdest alıp iki rekat namaz kılmadan Pirleri Hz. Hamza’nın ruhaniyetine dua okunmadan güreş müsabakalarına başlamadıklarını kaynaklardan öğreniyoruz.[79]

 

Tekke ve Türk Mutfağı

Ayrıca Tekkeler Türk Mutfağına ayrı bir güzellik katarak zenginleştirmişlerdir. Mesela Tophane Kâdirî Âsitanesi’nde uzun zamandır gelenek olan dergâhtaki dervişlerden yedi kişinin bir araya gelerek Tevhid-i Şerif zikri eşliğinde merasimle pişirilip mahalle halkına ikram edilen, “Erbain Helvası”nı, Bursa’da Eşrefzadeler’in Nûmâniyye Dergâhı’nda bayram sabahlarında yapılan “Köfteli Çorba” ziyafeti, İstanbul Kalenderhaneler’de gelip geçenlerin ve kimsesizleri için yaptıkları Özbek Pilavı” Mevlevilerin Kurban Bayramı’nda kurban etinden yapılıp, gelip gelçene ikram edilen, misafirlere ikram edilen, “Kavurma Lokması” ve Mübarek gecelerde yapılıp dağıtılan fıstıklı, sütlü, “İrmik Helvası” Merkez Efendi Tekkesi ve diğer tekkelerde Muharrem aylarında yapılıp, bütün ahaliye dağıtılan “Aşure”, Kandil geceleri ayrı bir lezzetle yapılan yine halka dağıtılan kardeşlik duygularını ve muhabbeti arttırmaya vesile olan, tekkeye özel Un Helvası”, “Susam Helvası”Türk Mutfağına ayrı bir lezzet katmışlardır.[80]

 

Tekke ve Güzel Sanatlar: Mimari, Tezhip,  Hat, Mûsikî

Kur’an görmekten, bakmaktan, gönülden sıkça bahseder. Birçok ayet kalp gözünden, gönül gözünden bahseder. Tekkelerin yetiştirmek istediği insan modeli de, gönül gözü açık, olaylara sadece yüzeysel değil, deruni bakmayı öğrenen bireyler yetiştirmektir. Tekkenin bu eğitimi ile Allah ve Resulullah aşkı ile ruhlarını temizlemişler, gönüllerini aydınlatmışlar.[81] Bundan dolayı tekke müntesibi aşk ehli, marifet ehli insanlardır.Yaptıkları bütün işlerde bu aşkın esintilerini yansıtmaya çalışırlar.

Tekke ve dergâhlarda verilen tasavvufi eğitim sonucunda nefsin esaretinden kurtulan insan,[82] hakiki aşkın, sevginin, muhabbetin kaynağını bulmuş, gönül merkezli bir yaşama tarzına sahip olmuştur. Güzel sanatlar da, gönül merkezlidir. Bundan dolayı güzeli arayan sanatkâr ile güzeli arayan dervişin buluşma noktası tekke ve zaviyeler olmuş,[83] Böylece derviş sanatkârlar, mimaride, mûsikide,şiirde, hat sanatında ortaya çıkardığı eserler asırlarca hayatiyetini devam ettirmiş, bizim ve insanlığın istifadesine sunulmuştur.

 

a)Mimari

Mimari, estetiğin, güzelliğin, his ve heyecanın taşa, mermere yansımasıdır.Tekke musikide, hat, tezhip, sanatlarında ulaştığı seviyeye mimaride de geri kalmamıştır. Tasavvuf, şeyhlerin, zikir, ayin, sosyal faaliyetlerin yapılaması isteğinin sonucu tekke, dergâh, zaviye, ribat gibi isimlerler müsesseselerin yapılmasına, Şeyhlerin vefatından sonrada türbelerinin yapılması, ziyaretçilerin ağırlanması için yaptırılan imarethanelerle beraber, camii, mescidlerin en güzellerini yapma arzusu Türk mimarisinin gelişmesine sebep olmuştur.[84] Bu ruhla, Sultanahmet Camii’ni, bu aşkla Selimiye Camii’nin bulutları okşadığı minarelerini dikmişler,

 

 

b)Tezhip

Tezhip, fırçayla sürülecek hale getirilen altın ve muhtelif renklerin kullanılması ile oluşturulan kitapların süslemesinde kullanılan sanattır. Tezhip sanatı, Orta Asya’da Uygun Türkleri tarafından ilk kullanılmaya başlanmış, gelişerek her toplum, kendi milli zevklerini katarak, İran’dan, Selçuklu’dan, Anadolu Beyliklerinden temalar katarak, Osmanlı Devletinde günümüze kadar gelebilmiştir. Tekkelerde kitaba, özellikle Kur’an’a duydukları saygı neticesinde kullandıkları kitapları tezhip sanatı ile süsleyerek, tezhip sanatının gelişmesine katkıları olmuş, Osmanlıda tezhip sanatını icra edenler arasında en önemli motifleri ortaya çıkaran tasavvuf erbabı Şeyh Hamdullah Efendi (1429-1520)’yi görüyoruz.

İstanbul’un fethinden sonra güzel sanatları destekleyen ve kitaba önem veren Fatih Sultan Mehmed,  Topkapı Sarayı’nda bir nakkaşhane kurarak, bu sanatı saraya taşımıştır. [85]

 

c)Hat Sanatı

İnsanlar arasında ilişki kurmaya, okuma ve yazmaya yarayan bir takım harflerin böyle sanat ve estektik vücuda getirmesi, Kur’an harflerinin bir farkını ortaya koyması açısından önemlidir. Arap yazı sisteminde harflerin başta, ortada, sonda yazılışları farklılık gösterdiğinden hüsnü hat bakımından çeşitli kompozisyonlar oluşturma imkanı vermesi açısından önemlidir. [86]

 Müslüman Türk Milleti, İslâm Dinine gösterdiği saygının neticesidir ki yüzyıllarca dünyaya adaleti sağlamış, kokuşmuş toplumların üzerine Medeniyet toprağı sererek, Asr-ı Saadetten sonra ikinci defa model toplumun en güzel örneğini Osmanlı ile sergilemiştir. Osmanlı, bu sevgisini sadece dini yaşamakla göstermemiş, mermerlerin işlenmesinde, camilerin, tekkelerin, inşasında, hukukunda, sosyal yaşamında bu sevgiyi gösterdiği gibi Kur’an Medine’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı anlayışını yerleştirmiştir.

 Müslümanlar resim yapmayı hoş karşılamadıkları için, sanatkârlar, kabiliyetlerini, hat sanatı denilen güzel yazıda yoğunlaşmışlardır.[87] Tekkeler, bir çok sanatta olduğu gibi hüsn-ü hat sanatında da öncü olmuş,  İslâm ve Türk Tarihinin en büyük hat ustalarını yetiştirmişler.

Şam, Bağdat, Kahire, Semerkand, Tebriz gibi taht merkezlerinde Emevi, Abbasi, Fatimi, Eyyûbi, Memluk, Selçuklu gibi İslam Devletlerinde ilgi gören bu hüsn-ü hat, Osmanlı Devletinde estetik ve sanatsal biçimle zirveye ulaşmış,[88] Kur’an’ı en güzel yazı ile yazmak, muhafazasının en güzel bir şekilde yazarak sanki “Allah’a takdim” edecekmiş gibi meydana getirme hissi ile İstanbul’un fethinden sonra diğer sanatlarda olduğu gibi hat sanatında da önemli bir yere ulaşmış, birçok padişahın desteği olduğu gibi öğrencisi olan II. Beyazıt’ında teşviki ve desteği ile Şeyh Hamdullah(ö.926/1520), kendi sanat zevkini katarak “Şeyh ûslûbu”[89] denilen Osmanlı Hat Sanatı ekolünü oluşturmuştur.[90]ve hat sanatıyla yazılan kitap haline getirilen ilk metin Kur’an-ı Kerimdir.[91] ve hat sanatını böyle zirveye ulaşmasının ana sebebi yine Kur’an-ı Kerimdir. Kur’an’a duyulan saygının neticesinde sufi geleneğinden gelen hattatlar hangi kitabı ve kimin ismini yazdığının farkında olarak onu, en güzel şekli ile yazmak için yıllar boyu bu gayretin içine girmişler, başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, çeşitli tarzlarda besmele ve Allah’ın ismini yazmışlar, amaçları Allah’ın sevgisini kazanmak af ve mağfiretine nail olmak olduğu için birbirinden güzel eserler ortaya çıkmış ve çıkmaya devam ediyor.[92]

 İstanbul’un fethinden sonra hat sanatının liderliğini üstlenerek zirveye taşıyan tekkelerin yanında, bizzat hat sanatına destek veren ve bu sanatta ustalaşan padişahlar arasında II.Beyazıt, IV.Murad, II.Mustafa, III.Ahmed, II.Mahmud, Sultan Abdülmecid ve Sultan Reşad’ı sayabiliriz.[93]

Hat sanatı, tasavvuftaki çile çekmek gibi sabır isteyen ve tasavvufdaki şeyh olmadan sülûk edilmediği gibi, hat sanatı da üstadsız icra edilemez. Ciddi bir disiplinle usta-çırak öğretimi sonunda, icazet (diploma) verilerek, nesilden nesile icazet yöntemi ile intikal eder.[94]Asırlar boyu etkisini gösteren hat sanatı, hayatiyetini hala devam ettiriyor, mekanlarımızı, levhalarımızı süslemeye devam ediyor.                            

 

d)Mûsikî

Tekkelerde ruh eğitiminin verdiği derunilik, sufilerdeki insana, hayvana, tabiata bakışı değiştirir. Dolayısı ile gülün rengi, bülbülün ötüşü, akşamın sukûneti, seher vakti, tabiattaki kompozisyon, yağmurun yağışı, karın yağışı, tekkenin yanında akan nehrin şırıltısı,[95] ağaçların çiçek açması kendilerindeki aşkı, sevgiyi, muhabbeti taşırmış, dillerinden şiir,ilahi, kaside,naat, mevlid şeklinde terennümlerin dökülmelerine vesile olmuş, günümüz tasavvuf, tekke musikisinin temellerini atmışlardır. Sufilerin en başarılı oldukları sahadır musiki ve şiir. Türk Edebiyatında Yunus’tan,  Mevlana’dan daha büyük şair gösterilemez.[96] 

Bugün hala besteleri icra edilen, bu aşkı tatmış olan İsmail Dede Efendi, Zekâi Dede, Hacı Arif Dede, bu musikinin en güzel örneklerini vermişlerdir.[97]

Tasavvuf mûsikîsi özellikle Mevlevi tekkelerinde özel bir ilgi görmüş,bu mûsikisinin günümüze kadar gelmesindeki en çok katkıyı Mevleviler sağlamışlardır.Türk Mûsikisi Itri (ö.1638-1712)’den sonra yetişmiş en büyük bestekar ve dehası Dede Efendinin yetişmesinde de kendileri de Mevlevi olan, III.Selim ve II.Mahmud gibi padişahların desteği olmuştur. Ayrıca tekkelerde mûsikîyi ruhi tedavide kullanmışlar, insanın ruhi hastalıklardan kurtulması için tekkelerde bu musiki icra edilmiş, Bununla beraber Farabi, hangi makamın hangi hastalığı tedavi edici rolü olduğunu ortaya koymuş ve eserlerinde belirtmiştir. Bu tedavi yöntemleri Selçuklu ve Osmanlılarda tekkelerde, tıp medreselerinde, darüşşifahanelerde geliştirilerek 18.yüzyıla kadar başarı ile uygulanmıştır.[98] 

 

e)Diğer Sanatlar

Ayrıca Tekkelerin kültürümüze sağladığı sanatlardan, ahşap oymacılığı, kakmacılık, vitray,çinicilik, tezhip gibi sanatlarda da etkili olduğunu söyleyebiliriz.[99]

İslâm coğrafyalarının en ücra köşelerine kurulmuş tekke, zaviye, dergâhlar, örnek toplumun oluşmasına hizmet etmiş, mûsikîsi, mimarisi, eğitim, öğretimi ile geniş ölçüde medeniyetin merkezi olmuştur.

 

Tekkelerin Kapatılması

Tüm İslam coğrafyasına eşsiz hizmetler sunan tekke ve zaviyeler, tarikat kurumları ve şeyhleri ile beraber batılılaşmanın, uygarlaşmanın gereği olarak, toplumumuzun boş inançlara bağlanmadığının göstergesi olarak, birtakım tarikatların, şeyhlerin, seyyidlerin söz sahibi olduğu Türk toplumuna uygar ulus gözü ile bakılamayacağı anlayışından dolayı, yeni Türkiye Devleti’nde bu söz konusu kurum, kuruluş ve kişilere daha fazla göz yumulmaması gereği ile[100] 30.11.1925 tarihinde kapatılmışlardır.

1949 yılında İstanbul’a ziyarete gelen zamanın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Şemsettin Günaltay, Süleymaniye Camii bahçesindeki Mimar Sinan’ın türbesini gezmek istemiş, fakat İstanbul Valisi türbenin kanun gereği kapalı olduğunu söylemesi üzerine demiştir ki: “Sinan’ın türbesi kapalı olur mu? Mimar Sinan gibi büyük bir dahinin türbesinin kapalı kalmasına Türk vicdanı razı olmaz. Bu nevi Türk büyüklerinin türbelerinin açılması için meclise bir kanun sevk edilecektir. Türbelerimizi çocuklarımız görüp gezsinler, İstanbul’un sahibi olduğumuzun delili bunlardır.”[101] dediği gibi kültürümüzde de önemli yeri olan tekkeler konusunda duyarlı kişilere ihtiyaç vardır.

 

  SONUÇ:

 

Kaynağını vahiyden, ve Hz. Peygamberin yaşantısından alan tasavvuf müesseseleri olan tekkeler, Selçuklu ve Osmanlı Devleti ile hizmet noktalarını toplumun bütün kesimlerine bir disiplin halinde yaymışlardır. İslâm Türk Medeniyetimizde XIII. asırdan beri ilmi, ictimai, kültürel, siyasi, iktisadi, askeri hayatına, güzel sanatlar alanına yön veren, dolayısı ile toplumumuzun bütün hayatına nüfuz eden tekke ve zaviyeler, kapatılmasıyla varlığını, misyonunu kaybetmesi mümkün değildir. Tekkelerin kapatılışı bir asra yaklaşmakla beraber bugün Türkiye’de tekkelerin sunduğu tasavvufi hayat yaşanması noktasında canlılığını muhafaza etmektedir. Tasavvufi kültür hayatı yok edilememiş, varlığını sürdürmüştür.

Tekkelerin yapısında zaman zaman bozulmalar olmuş olabilir, fakat asırlarca bu böyle olduğu anlamına gelmez. Asaleti ve medeniyeti batıda arayanlar, kendi öz kültürlerini, değerlerini görmezden gelmekle fazla bir şey başarmış sayılmazlar.

Yeniden örnek bir toplum oluşturmak, İslâm Medeniyeti’nde böyle önemli işler başaran tekke ve zaviyelerin, önümüzdeki zamanlarda, bıraktığı boşluğu doldurması açısından, üzerinde düşünülmeli, , medeniyetimizin oluşmasında büyük payı olan, bu müesseselerin de, günümüz toplumuna yeniden hayat verecek, manevi yapılanmayı sağlayacak şekilde çağımıza uygun olarak açılması sağlanmalı çünkü, bizim kültürümüzün ruhu bu müesseselerde gizlidir.

 

 

BİBLİYOĞRAFYA

 

1- Kara Mustafa
Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yayınları,İstanbul, 1990 s:37
Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler Uludağ yay. Bursa 1990 s. 14-18
Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, Dergâh yay. ist. 2002, s.53

2-Rahman Fazlur,
İslâm çev. Mehmet Dağ, Mehmet Aydın Selçuk yayınları Ankara 1996 s:180,

3- Safa Ahmet
Semerkand Dergisi, yıl. 8 sayı.86 şubat 2006 s.20-23

4- Kuşeyri Abdulkerim
Kuşeyri Risalesî, Terc:Süleyman Uludağ Dergâh yayınları İstanbul 199 s:95

5- Sırma İhsan Süreyya
Hilafetten Saltanata Emeviler Dönemi Beyan yayınları İstanbul 1993 s:1-73

6- Camii Molla
Nefahat’ül- Üns Min Hazarat’ıl-Kudüs (Mukaddes Makamlardan Huzur Nefesleri)    
Terc.Lamii Sad: Abdulkadir Akçiçek, Huzur yayınevi İst. 1981.144

7- Yılmaz Hasan Kamil
Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Enver neşriyat ist.2004 sa.29

8- Bursevî İsmail Hakkı
Rûhul Beyân Tefsiri, Şems Suresi:9 Damla Yayınevi, İstanbul 1996  C:10 s:56-57

9- Sofuoğlu Mehmet
Buhârî Tercümesi Ötüken Yayınevi, İstanbul 1987 c:1 s:206  İman:45

10- Hamidullah Muhammed İslâm Peygamberi   Cilt:II,  Çev:Salih Tuğ, Yeni Şafak yayınları    
Ankara- 2003 s:768,769,770,826

11- Barkan Ömer Lütfi
Osmanlı İmparatorluğu’nda bir İskan, Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler (I)       
İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler, Vakıflar Dergisi Sayı:II
Ankara 1942 s:300-301

13- Karaca Mevlüt
Osmanlıca Türkçe Lügat, Hisar yayınevi İstanbul s:863

14- Tahralı Mustafa
M.Ü. İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Ders notları 2005   

14- Battuta İbn-i
Tuhfetû’n Nûzzâr fî Garâibi’l-Emsar ve’l- Acâibi’l-Esfar
(Büyük Dünya Seyahatnamesi)Yeni Şafak yayınları
Sadeleştiren:Ali Murat Güven s:204,208

15- Öcal Mustafa
XIV.yy Osmanlı Kültüründe Tasavvuf ve İslamiyat Bütünlüğü, Bursa 1981,       
Doktora Tezi s.134

16- Bardakçı Mehmet Necmeddin
Türkler, Cilt,7 Yeni Türkiye Yayınları Ankara 2002 s.451

17- Demirci Mehmet
Türkler, Müslüman Türklerde Tasavvuf, Yeni Türkiye Yayınları, Ank.2002, c.5  s.489-491

18- Yücer Hür Mahmut
XIX. Asırda Tasavvuf, Marmara Ünv. Sos. Bil. Enst. Tas. Bilim Dalı İst2001
Doktora Tezi, s.47,48

19- Akgündüz Ahmet
Bilinmeyen Osmanlı , Osav, İst. 1999 s.34
     
       Öztürk Said
        Bilinmeyen Osmanlı , Osav, İst. 1999 s.34

20- Türer Osman
Osmanlı , Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1989 s.375

21- Erginli Zafer
Türkler, Yeni Türkiye yay. Ank. 2002, c.9 s.111,112

22-Mehmet Nazmi Efendi, Osmanlılarda Tasavvufi Hayat, Halvetilik Örneği, Haz.Osman Türer      
İnsan yay. ist.2005 s.33-36

23- Semerkand Dergisi
Mayıs 1999 s.10,11

24- Semerkand Dergisi
Şubat 2000, s.28

25- Sarıkaya M.Saffet
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank. 1999 cilt 4, s.393-399

26- Gündüz İrfan
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank.1999 c.4, s.479-483,

27- Küçük Hasan
Osmanlı Devletini Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Bir: Tarikatlar ve Türkler Üzerindeki          
Müsbet Etkileri, Türdav basım yay. İst.1976, s.224-231

28- Topal Ahmet
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank.1999 c.4 s.403-408
      Çolak Kamil
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank.1999 c.4 s.403-408

29- Sühreverdi
Avarifü’l Mearif, Müt:Yahya Pakiş, Dilaver Selvi, Umran yay. İst.1988 s.105

30- Günay Ünver
Toplumsal Değişme Tasavvuf Tarikatlar ve Türkiye Erciyes Ünv. yay. Kayseri 1999
s.140-162,70- Ö.L.Barkan, a.g.e. s.297-300

31-Ecer A. Vehbi
Toplumsal Değişme Tasavvuf Tarikatlar ve Türkiye Erciyes Ünv. yay. Kayseri 1999
s.140-162,70- Ö.L.Barkan, a.g.e. s.297-300

32- Köstüklü Nuri
Selçuk Üniv. X.Milli Mevlana Kongresi Tebliğler Konya, 2-3 Mayıs 2002  c.1 s.213-226

33- Güngör Erol
İslâm Tasavvufunun Meseleleri, Ötüken yay. İst. 1982 s.176,177

34- Melikoff Irene
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank. 1999 c.4, s.385, M.N.Bardakçı, a.g.e. s.458,459

35- Işın Ekrem
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank.1999, c.4, s.456

36- Öngören Reşat
Osmanlı, Yeni Türkiye yay. Ank.1999, c.4 s.487 103-M.N.Bardakçı, a.g.e.  s.450

37- Bozdağ İsmet
Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar yay, İst.1992 s.73

38- Derman Çiçek
Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Feza yay. İst. 1999, c.II s.487-491

39- Derman M.Uğur
İslam Ansiklopedisi,  İsam yay.  İst.1997, c.16, s.427

40- Derman M.Uğur
Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Feza yay. İst. 1999, c.II, s.481

41-Yeni Şafak Gazetesi
Ayşe Olgun’un Hattat Selim Türkoğlu ile yaptığı röportaj, yıl:?

42- Çoban Adnan
Müzikterapi , Timaş yay. ist.2005, s.42-57

43- Velidedeoğlu Hıfzı Veldet
Nutuk, Çağ yay. ist.2001, s.409,410

44-Sebilürreşad Dergisi
sayı:44 mayıs 1949